
İlk Malatya’ya geldiğimde 5-6 yaşlarındaydım. Böylesine büyük bir şehirle haşır neşirliğimin ezeli takvimi… Kendi aramızda “Melati”derdik o zamanlar. Melati’ye ilkin Gökçe (Ağvan) eşrafından (merhum) Tahir Ramazan’ın önü mavi Isuzu marka kamyonuyla ayak basmak nasip olmuştu.
Hey gidi koca Tahir Ramazan. Kamyonun önünde plastik iki süs portakalını gerçek zannedip ilgi alanıma girdiğini fark edince çarşıya iner inmez ilk işi orijinallerini (şeftali) alıp bana ikram etmek olmuştu.
Sokaklardaki at arabaları, çember çeviren çocuklar, kafası üzerinde gırtlaktan tuhaf seslerle bağırarak simit satan çocuklar en çok dikkatimi çekmişti.
O dönemin en stratejik pazarlama yöntemi bu olsa gerek.
Babamla ilk gittiğim Çakı kebapta yediğimiz öğlen yemeği, kuyumcular arkasında ilk dondurmayla tanışmam, akşam olduğunda ise Fırat palas’ta Kışla’ya bakan bir odasında konaklamıştık. O sıra Pütürge’den şehre gelenlerin aynı gün dönüş yapma lüksü yoktu.
Fırat Palas’ta yataklarımıza çekilmeden babam beni Malatya sokaklarında akşam gezisine çıkarmıştı. Onlarca araç farının birbirine dolanması ilginç gelmişti o gün. Bazı otomobillerin üzerindeki “taksi” tabelalarının ne anlama geldiğini ve neden orda durduğunu uzun yıllar aklımda dönderip durmuştum. Taki yıllar sonra cevabını kendim bulana kadar..
.
Artık Malatya o eski nostaljik şehir değil. Şalvarlı amcalara rastladığımız, sokaklarda el araba itekleyen sakalları kirli abiler, kareli çarşaflı hanımlar, pos bıyıklı koyu ceket giymiş-iskarpineli o çalınlı beyefendiler tarihe karıştı.
Tarihe karışan tüm şehrin aşina olduğumuz silüeti gibi…
Mahallelerin aslında küçük birer köy olduğu, herkesin birbirini tanıdığı, kolladığı, kimin ne iş yaptığı, fakirine sahip çıktığı, eksiği-gediğinin bilindiği o yıllar.
Eski nostaljik Malatya yok artık, yerine bol TOKİ antetli bir kent yerini aldı.
Şehir-Kent farkını sanırım bizim irademize kabul ettirmek için bir kaç on yıla ihtiyaç olacak. Hayat tarzımızın bilindikten yenisine geçişi sağlama konusunda ne kadar başarılı oluruz bilmem ama asıl genetik kodlarımızı taşıyan o şehir kültürüde sessizce silindi 6 Şubat’la eş zamanlı olarak hafızamızdan.
Kent kültürünün ise; moderniteden araklama, mekanik, sosyete özentili, stüdyo daire hacmi gitgide yaşantımızda yer edinmiş orijinal nostaljik şehrin imajını daraltacak ve yarı ruhsuz sistemi yaşamaya, alışmaya bizleri hazırlayacağı kuşkusuz.
Biliyorsunuz…
Her seferinde vurguluyorum: Malatya en azından bir neslin kolektif geçmişinden izler taşıdığını…
Sonra traktör sırtlarında rüyalarımızı süsleyen o şehir Melati’ye gelip gitmelerimiz devam etti.
Hele Pütürge yol ayırımında Elazığ çevre yoluna dönüş yaptığımız andan itibaren göğüs kafesimizin altında beliren o heyecanı tarif etmek çok zor şimdi.
İnönü üniversitesi, MAKSAN ve Fırat un fabrikasının altındaki Et-Balık kurumu harici hiç bir yapının Çöşnük’e kadar olmadığı o düzlük bizi şehir merkezinin samimiyet kokan ruhuyla buluştururdu.
O şehir yok artık. Toki kenti var.
Çocukluğumuzun Meleti’si envanterden silindi. Yarı Toki yarı bugünün Malatya’sından bozma, tek şablondan çıkmış binalarla dolu yeni kent aritmetiği ile yer değiştirdi.
Çöşnük Alpet petrolü hizasındaki kırmızı ışıklarda durmak sanırım en büyük hobimmiş. Şimdi anlıyorum. Ordan bakınca şehir mezarlığına dek uzanan kırmızı tek katlı binaların çatı tarlası Malatya’nın en sevdiğim manzarasıymış. Eski, külüstür, müstakil binalar meğer bizi en çok anlatıyormuş. En çokta bu manzarayı görmek için Malatya’ya geldiğimi de şimdi fark ediyorum. O da kalmadı.
Yine de o bizim gönlümüzdeki-talihimizdeki tek sultan, çocukluğumuzdan beri gelmeyi en çok arzuladığımız, garip bir heyecanla sokaklarında adımladığımız, koşulsuz ait olduğumuz bizim başkentimiz.
Başka nerenin suyu onca bol, soğuk ve her köşede bir çeşme bulunur.
Halen “kışla” diyoruz, diğeri “Postane önü…”
Durup durup “Akpınar” diyoruz ısrarla, bakıyorsun başkası “şira pazarı!”ndan bahsediyor.
Söğütlü cami önü, Yeni Camii…
Öyle nakşetti hafızamıza onun ruhunu oluşturan bazı kadim isimler.
Çünkü herkesin buralarla ilgili yaşamını biçimlendirdiği derin bir huzur bağı taşıdığı malum.
Doğrusu Toki bina ormanı beni çok fazla cezbetmiyor. Neden yalan söyleyeyim. Bizi biz yapan o nostaljik kimlikli şehri tanımıştık bir kere. Orda kendimizi tanımıştık. İlk şehir algısını o haliyle kabul etti benliğimiz. Yeni Toki kenti sanki bizden çok uzakta tek renk, tek tip, kalbi olmayan cansız nesnelerden ibaret.

Malatyamız, Anadolu hazineleri içinde eşi bulunmaz bir mücevherdir. Bunun kıymetini bilmeyen de yine biziz. İçeride hep birbirimizle uğraşırız. Dışarıda ise, Elazığlıya bile sarılırız. Dışarıda yaşayan bir ablamızın dediği gibi ” 44 ‘ plakayı görünce ağlamam geliyor”, işte biz böyleyiz. Rabbım bir daha böyle bir felaket yaşatmasın. Ankara gücünün Tecdedeki çadırında çok yedik içtik. Depremde bize destek veren tüm şehirlere ve kurumlara çok teşekkür ederim. Allaha şükür ki güçlü ve iradeli bir devletimiz var. Herkes Malatya 10 yılda ayağa kalkamaz diyorduk durum ortada. ” Allah devlete- millete zeval vermesin” duasının manasını yeni anladık.
Bu yapılan çalışmaların elbetteki eksikleri, eleştirilecek- tartışılacak yanları vardır. Ama bunu bir isyan- hakaret- hatta küfür etme seviyesine taşıyan hemşehrilerim var. Lütfen yapıcı, birleştirici, hoşgörülü ve sabırlı olalım. Adam evinde yatmayan Murat Kurum’a hakaret ediyor, sebebi ne olursa olsun çok ayıp.
Kıymetli kardeşim, çok güzel bir nostaljik panorama sunmuşsun. Gerçekten duygulandım, geçmişini bilmeyen- anmayan- öğrenmeyen olmayalım. İnşaallah Malatyamız daha güzel, huzurlu, müreffeh bir şehir olur.