İçeriğe geç

Pütürge’de KIŞ!

1954…

Kubbe dağında halen Karayollarına bağlı yol “Bakım evi” olarak kullanılan bina ilkin karakol olarak faaliyet gösteriyordu. 1954 kışı zorlu geçer. Karakolda görevli 11 er ile 1 yüzbaşı maalesef donarak hayatını kaybediyorlar. Dönemin imkanları yetersiz olduğundan, belki telsizleri de yoktu, haliyle bu hazin vaka o gün acı şekilde meydana geldi. Literatürlerde pek geçmeyen bir bilgi olup, aynı yıl karakol görevinsen düşürülerek karayollarına bağlı Bakım evine dönüştürülür. Kubbe dağında yaşanan bu müstesna-vahim olay kara bir leke olarak Pütürge tarihçesine yerini alır. 

1971…

Bir kişi satın aldığı dört büyükbaş hayvanı kamyonetinin kasasına yükleyerek Malatya’da hayvanları satmak niyetiyle yola çıkar. Bunun için dağı geçmesi gerekiyor. Dağın zirvesinde tipiye yakalanır, kar çok geçmez kütük bağlar ve araç yolda ilerleyemez hale gelir. Derken mahsur kalır, bir süre sonra önce mazot donar, araç ise stop etmiş ve dağda korkunç bir tipi karşısında çok fazla bedeni direnemez  Kaç gün sonunda şöfürün araç mahallinde donmuş halde, arka kasada ise dört büyük baş hayvanın donarak hayatlarını kaybettiklerine rastlanır. 

1992…

92’nin 5 Şubat günü bir yakınımız Malatya Devlet hastanesinde vefat etti. İyi bir kar yağmıştı o günlerde. Ancak 6 gün sonra toprağa verebildik. Oğlu her gün aracının arka koltuğuna yatırdığı annesinin cansız bedeniyle belki dağı geçebilirim, annemi götürüp bir an önce toprağa verir, kendimle cansız bedeni gezdirmem diyerek her gün dağı geçmeye teşebbüs eder fakat nafile, her seferinde geriye dönmek zorunda kalındığı o çaresizliğin nasıl anlatıldığı daha dün gibi aklımda. 

6’cı günün sonunda kaymakam acil ilçeye gelmesi gerekiyor, kaymakam için yolu alelacele bir şekil açıyorlar. Kaymakam aracı peşine takılıp ancak gelebilmişti. Arabanın arka koltuğunda annesinin cenazesi ile çok çetin bir mücadele sonucu ulaştı köye, öyle toprağa verebildik yaşlı kadıncağızı. 

1994….

Doğanyol– Gökçe eşrafından 3 kişi birlikte sabah Malatya’ya gitmek amacıyla yola çıktıkları bir tarih. Dağda araçları yine yüksek tipi sonucu ilerleyemez olur. Çok geçmeden hayat memat meselesi ile karşı karşıya kaldıklarından; aracı bırakıp yakın bir mesafede bulunan dağ evine sığınmak harici başka bir çare kalmıyor geriye. 3 kişi birbirine tutunarak, fırtınaya karşı zor bela birlikte eve kavuşurlar. Dağ evi sahibi meğer ne olur-olmaz diyerek sonbaharda bir yük odun, bir paket kibrit, çay-şeker, demlik ev de bir köşeye hazır bırakmıştır. Kapısını da açılacak şekilde örter. Bahsi geçen dağ evini bölgemiz insanları iyi bilir. O tarihten beri evin sahibi her yıl düzenli olarak herhangi bir duruma karşı ev de hayati malzemeleri bırakır. Ev son yıllarda beton’a çevrildi. Sanırım artık o bilindik özelliğinden mahrum bırakıldığını düşünüyorum. 

2003…

Annem ağır böbrek hastası, haftada 3 gün diyaliz tedavisi alması gerekiyor. O sıra ilçemizde diyaliz tedavisi bulunmuyor. 14 ocağı 15 ocağa bağlayan gece başlayan kar yağışı tam 2 gün aralıksız sürdü. Haliyle annemi diyalize götürememe durumu peydahlandı. Bir haftadır yollar kapalı. Annem gittikçe durumu kritik bir hal aldı. Geriye yapılacak tek bir şey var. Gözümüzün önünde çaresizce ölüme terk etmektense bir mücadele göstermek, şansımı zorlamayı göze aldım. Sabahla dört tekeri zincirledim. Benzin deposu dolu. Yola çıktığımda bizden başka hiç bir araç yok. Aşağı lokantayı zorlukla geçtim, yukarı lokantayı geçtiğimizde artık geri dönmenin imkansız olduğunu da fark ettim. En zirveye yetiştim. Orda beş dakika içinde tipi önümüzü, arkamızı, sağımızı solumuzu derhal doldurdu, yolu tamamen kapattı. Annem korkudan yan koltukta bayıldı. Artık sona yaklaştığını kabul etme vakti. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Galibe bende kendimden geçmişim. Bir ara baktım birileri beni arabanın içinde çekip başka bir araca taşıyordu. Malatya’ya hasta taşıyan başka bir minibüs yolda kaldığımızı anlıyor ve bizi orda bırakmaya gönlü el vermemişti. O gün bir mucize eseri kurtulduk. 

24 Mart 2009…

Bir yakınımla yine tipiye yakalanıyoruz. Aracımız zinciri aksa sardı ve bizi şarampole çekti. Fırtına gümbürtü sesleri eşliğinde üzerimize buz parçaları savuruyor. Çok geçmeden soluğumuz kesildi. Fırtınadan dolayı oksijen yok. Kurtuluş ümidimiz tükendi en son. Helalleştik. “Bizim buraya kadarmış” dedik birbirimize. Pütürge’ye çalışan MEGA-44 yolcuları bizi kurtardığında en 10 km sonra ancak kendimize gelememiştik. 

Yazımın başlığı “Pütürge’de kış”, ne anlatmaya çalıştığımı az kafası çalışan anlamıştır şimdi. 

Pütürge’de kış Kabataslak öyle kar yağdığında romantik sahneler yaşanmıyor, kayakla kayan kış sporcuları, burnu havuçtan kardan adamlar, şömine başında geçen nostaljik kareler gözünüz önüne gelmesin. 

Kubbe dağı gibi bir canavarla çarpışmanın takvimi başlar bizler için. Çünkü Kubbe dağının şakası yok, 5 dakika sonra dahi hava sirkülasyonu başka bir evreye geçtiği korkunç bir geçitten bahsediyoruz. 

Her kış mevsiminde , pencereden etrafımızı çevreleyen dağ sıralarına bakarken bu yıl kışı sevmeliyim diyorum içimden.  Aklıma yolumuza dikilen o dağ, geçilmez 2000 rakım, yukarıda saymış olduğum benzer onlarca-yüzlerce hikaye, sayısız kaza, mahsur kalan insanlarımız ve yetkililerin duyarsızlığı gelince vazgeçiyorum sevmekten. Mecburen vazgeçiyorum, mecburen…. 

Nasıl, neden kışı seveyim ki?

1954-2026 arasında “peki ne değişti?” diye bir soru sorarsanız, koca bir “hiç bir şey” cevabı en makul karşılık olacağı kuşkusuz. 

Aralık, ocak ve Şubat aylarında zihnimi teslim alıp beni yoran her kar yağışı yaz serüvenlerini bile sevmeme neden oluyor. Demek o dağın çilesi de bizim kaderimiz. 

Bizde kış böyle ya sizde? 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir