
Türkiye’nin bir -alkışlanma- sorunu olduğunu bilmem söylememe gerek var mı? Şehrimiz Malatya’da da son yıllarda aynı sorunla yüzleşip duruyoruz. Tek bir görevin var/ alkışlamak. Eğer alkışlamıyorsan dünyada ki tüm kötü argümanlara maruz kalabilirsin.
Çelişkiyi gözden geçirirsek; aslında alkışlanmayı bekleyenler görevleri umurunda değil ama alkışı en yüksek perdeden daima olmasını istiyorlar.
Siyasetçisi, Lobicisi, Odacısı, Pandoracısı, Leblebicisi, Nohut pilavcısı hepsi alkışlanmak isteniyor. Yalnış yapsalarda, hiç bir şey bilmeseler de, hatta toplumsal hiç bir katkı sağlamasalar dahi alkışıı hak ettiğini düşünenler listesinde kodlamışlar yerini.
“Nasıl yani?” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, aldıkları sorumluluk çokta mühim değil. Sadece alkışlanmak için var olmak ve ömrü boyunca o koltuğu terk etmemeye yeminliler. Hani telefonu şarja taktığında elektrikten aldığı enerji ile çalışır ya bizim bazı başkanlar da alkışla çalışır dersek çok doğru bir tabir kullanmış oluruz.
Ne kadar koltuk o kadar alkış.
Sebebi öyle yada böyle bir koltuk işgal etmeleridir. Koltuk elbet tek kolektif güçleri. Asıl enerjisini ordan biriktiriyorlar. Koltuktan aldıkları güçle yükümlü oldukları kitleye bizi ancak alkışlamakla sorumlusun diyorlar. O koltuk ele geçirildikten sonra geriye kalıyor tek bir şey: sokakta ki insanlara açıkça söylemeseler bile durmadan, eksiksiz, hiç ara verilmeden, avuçları patlayıncaya kadar alkışlanmayı talep etmek. Bu artık halkın asli bir görevidir.
Zamanla bir hastalık boyutuna evrilen alkışlanmak beraberinde koltuğu bırakmama iç güdülerini tetiklemeye dönüşüyor. O yüzden koltuğa oturan Japon yapıştırıcıyla yapıştırılmış gibi bir daha kalkmak nedir bilmiyor. Ve artık orası vazgeçilmez, ölümüne savaş verildiği bir amaç haline geliyor takvimler içinde.
Madem öyle o zaman herkes herkesi alkışlasın. Yöneticiler, siyasiler, bürokratlar, idareciler kim varsa otomatiğe bağlayıp çatır çatır vuralım alkışa. Geride ne oluyor, ekonomi batıyor, düzen bozuluyor, adalet terazisi şaşıyor çokta önemli değil. Uygunsuz gördüğümüz davranışlarını konuşmayalım, hatalarını tartışmayalım, yanlışlarına göz yumalım. Gerekirse sırtını sıvazlayıp “iyi gidiyorsun iyi” diyerek ödüllendirelim. Ödülden aldığı cesaretle daha da hoyratlaşsın, gözü dönsün, canavarlaşsın, göklerden inmesin aşağıya.
Hele de alkış yerine biri çıkıp eleştirme cürettinde bulunuyorsa vay haline. Sonra jeton basın, satılmış kalem, vatan haini sofrası kurulsun meydanlara bonkörce. Eğer ki eğrilerini, hatalarını, eksikliklerini mi dile getiriyorsun o zaman giotin’lerden giotin beğen kendine. Düzen böyle oluşageldi.
Sakın bulunduğu makamı kendi imkanları için kullandığından söz etme ha! Depremde şehri bırakıp kaçmış, başka yerlerde ticari aks kurmuş, bir kaç ay da bir ortaya çıkıp formalite bir basın toplantısı düzenleyip yoluna bakmış. Ne önemi var bunların. Yani insanları aptal yerine koymuş ama kimse bundan söz etmeye cesaret bulmamalıdır. Yoksa astığı astık, kestiği kestik. Para-makam, itibar gücünü konuşturur, susturur, bitirir, gerekeni yapar.
Alkışı bırakıp bir iki kelime ettiğin an sistematik bir linçle karşı karşıya kalman olağan bir durum haline geldi. Çünkü amaçları hizmet değil o koltuğun sağladığı konforu sürdürmek.
Mesela geçen günlerde bir yazı kaleme almıştım, yazıyla birlikte birilerinin gerçek yüzü pat diye ortalığa dökülüverdi. Analiz ağırlıklı bir eleştiri yazısıydı. Bilen bilir tüm yazılarım analiz formatında kaleme alırım ben. Yani yorum maksatlı. Bizim yazının muhatabı da bakmış alkışlamamışım, yağ bal dökmemişim, tüm vasatlığını, oto kontrol bozukluğunu, anti vizyonunu hatta bazı eksikliklerini kamuoyuyla paylaşmışım diye kılıcı çekmiş atlamış meydanın ortasına. Yani övmedim, aferinlerle dolu yazıyı süslemedim diye alınmış, kızmış, sağda solda başlamış hemen beni şikayet etmeye.
Sadece o kadar mı? Yazıyı paylaştığım haber sitemde yorum bölümüne tek elden çıkmış hakaretler yağmaya başlandı. En az on kişi aynı küfürü etti bana. En son dayanamayıp Watsap duvarıma kendisi yazdı, karşı cevap yazamamalım diye engelleyip kaçtı ergenler gibi.
Tek suçum alkışlamamak…
Ve bunlar ciddi koltukları işgal eden kişilerden söz ediyorum. Önemli bir kitleyi yönlendiriyorlar. Büyük sözler söylüyorlar, bir şehrin geleceğinde söz sahipleri ama gel gör ki gerçek yüzleri böyle.
Demek güç zehirlenmesi böyle bir şey işte. İstedikçe almak, aldıkça daha fazlasına saldırmak. Güç sarhoşluğu sonucunda gördükleri her kimsenin kendisine boyun eğmesini, ceket iliklemesini, el pençe diz divan durmasını, ona tepeden bakarken aldığı haz, ben neymişim diyerek böbürlenmesi her şey koltukla eş zamanlı gelişen psikolojik durumlar. Çok geçmeden küçük dağları ben yarattım havasına kapılan bu tiplemelerin eleştirmeyi kendine hakaret saydıkları ise apayrı bir sorun halinde peydahlanıyor.
Eğer alkışlamıyor musun, o vakit eleştiremezsin de. Bunların dünyasında bunlara yakın olmanın tek yolu yalakalıktır. Başka yolu yok. Harici hiç bir söz hakkın bulunamaz. Yoksa elinden gelen her şeyi yaparlar seni düşürmek için.
Ben bunu söylerken, bazı kimselerin yeterince bunları alkışlamadığını, alkışlamadıkları içinde küsüp alındıkları doğru. Bunlar kendilerini o kadar önemli, kıymetli, olmazdsa olmaz kişiler görüyorlar ki gece gündüz avuçların patlayıncaya dek alkışlamak vazifendir.
Her dönem koltuklarında kalması için yapmayacağın yalakalık kalmayacak. Onların şan şöhreti yürüsün diye kendinden elbette tavizler vereceksin. Onlar o koltuklarda yaşlanıp fosilleşimceye kadar bir vatandaş olarak yapmadığın şaklabanlık kalmayacak çünkü bu kimseler yaşam stilini senin sağladığın moral motivasyon üzerinden kotarıyorlar.
Sistem böyle kurgulanmış, ya alkışlanan ya alkışlayan olacaksın. Ortasında durma gibi ne misyonum ne lüksün var. Şayet olurda bir mesafe yaşandı, unuttun veya bir boşluğuna denk geldi alkışlamadın derhal afaroz ipini çekiyorlar. En iyimser tabirle satılık kalem, jeton basın olursun.
Popüler kültürlerde eleştiri mahiyetini kavramak, sağlıklı sonuçlar çıkarmak, sebep sorunlar arasında bir bağ kırmak ancak sistemleri oturmuş profesyonel akıllara mahsustur.
İç politikada, dış politikada, ekonomide, kültürde, güvenlikte alternatif politikalar geliştirmekle orantılı bir bilinç meselesidir. Eleştiriyi önemli sayıp eksikliklerini gideren biraz daha başarıya yaklaşır.
Eğer eleştiri kültürünü hazır değilsen o koltuğu da hazır değilsindir. Yetersizin. Üç beş kuruşun var diye kusura bakma herkes senin önünde eğilmez. Çoğu eğilse de herkes eğilmez.
