
TSO meselesi, önemli bir mesele olarak 6 Şubat depremi ile birlikte aslında raf ömrünü doldurmuştu. Şehrin tüm yapısal formundan elini eteğini çekmesi, şehrin lokomotifi sanayisine uzak rota tayin etmesi ve arada sırada yapılan bazı cılız bir kaç açıklama sadece ömrünü uzattı o kadar.
Yerel siyasetin TSO üzerinde ki birçok ihmalini de gözardı edemeyiz elbette. Mevcut görünüş itibariyle otokratik bir alana evrilmek üzere olan TSO’da yeni bir adayın ortaya çıkışı yeni dönemin kodlarını belirlemenin önünü açtı.
Otokratik alan demişken şöyle; mevcut başkan Oğuzhan Sadıkoğlu –koltuğu bırakmak– şıkkından yana olmadığını açıkça belli ettiriyor. Oysa ilk adaylık programlarında “sadece iki dönem” yapmak istediğini belirttiği halde bugün bir dönem daha kalmak için diretmesi sofistike ve kontrollü bir otokratik evrenin başlangıcıdır. TSO’da sağladığı otokrasi gücünü arkasına alarak koltuğu kendi şahsına ait bir mesleğe dönüştürme peşinde.
Dahası; adayın ortaya çakmasına eş zamanlı olarak depremden beri kayıp olam silüeti aniden belirmiş, koltuğu devretmemek için tüm gücünü seferber ettiğini gözlemliyoruz. Sizce de sebebi malum değil mi? Koltuğu ne olursa olsun “kaybetmemek” üzerine bir strateji. Keşke seçimi kazanmak için gösterdiği performansını 10/1’ni bu şehir sil baştan yapılırken, yeniden imara açılırken, çarşı herseyiyle dizayn edilirken, şehrin anıtsal değerleri üzerinde oynanırken gösterseydi.
Oysa muhakkak suretle çözülmesi gereken bir problemdi TSO’nun kayıp yüzü. Malatya böyle bir problemle gereğinden fazla yürümüştü ve bitmesi gerekiyordu. Nihayet şimdi umut verici bir noktaya varıldı. Umut verici nokta bir adayın ortaya çıkışı TSO’yu hareketlendirdi. Gerçekten bir yönetimin varlığından bizi haberdar etmiş oldu. Yani aday çıkmasaydı sessiz sedasız, hiç bir etli sütlüye karışmayan, uzaktan kumandayla yönetilen bir TSO’yu belki yine görmeyecek, duymayacaktık.
Öte yandan Sadıkoğlu’nun TSO’yu bir daha talep etmesinde bunca ısrarının kaynağını merak etmiyor değiliz. Merhum Hasan Hüseyin Erkoç’a karşı adaylık sürecinde “2 dönem yapacağım” açıklamaları var. İki dönem patinaja kalmış boşlukları bu dönemde mi doldurmaya hazırlanıyor acaba? Veya yeni dönemde bambaşka çok spesifik projeleri mi hayata geçirilecek? Diğer iki dönem siyasi ve bürokrasinin güya çalışmasına izin vermediği yönünde yansıttığı duruşu aştı da haberimiz mi olmadı ve diğer iki dönem başaramadığı hangi istikrarları sağlamayı planlıyor?
Kaldı ki “Benim olduğum yerde…” ile başlayan seçim propaganda zeminine göre, ortaya serdiği “dürüst, mert, yiğit, alçakgönüllü, tarafsız” kişilik seyrine göre, “iki dönem yaptım, bir dönem de başkası yapsın” diyebilme büyüklüğünü göstermesi gerekirken, adeta koltuğu kaybetmemek için saldırı düzeneği kurması bize şunu hatırlatıyor: üçüncü dönem de gitmeyen Sadıkoğlu dördüncü ve beşinci dönemde hiç gitmez. 30 yıl daha kimse o koltuktan alaşağı etmeye gücü yetmez anlamını rahatlıkla çıkarmamız muhtemelen.
Bu da otokrasi mayınlarının ekili olduğu bir tarlaya götürüyor bizleri.
Yani burada ikinci bir Şevket Keskin vakası ile karşı karşıya bir süreç söz konusu. Yazının başlığına iliştirirdim “mesele TSO’mu Gücü Korumak mı?” cümlesi buradan anlam kazanıyor. Gücün ve koltuğun sağladığı konforun etinden, sütünden, yününden istifade etmek mevzusu mu?
Eğer gücü korumak mevzusu değilse 6 Şubat depreminden bugüne değin; Sadıkoğlu, seçimin yaklaştığına binaen yaptığı sosyal medya paylaşımları, postlar, Tv programları, Tso’nun geleceği üzerine kurduğu uzun cümleler neden o gün yapılmadı?
Şimdi diyeceksiniz ki “mücbir yasa kaldırılmasın” dedi ya, evet inkar edemeyiz, dedi. Ona bakarsanız demeyen kaldı mı peki? Naçizane bizde kaç yazı yazdık konu ile alakalı.
Hulâsa demem o ki: demokrasilerde seçimlerin şeffaf bir biçimde yapılması bu yüzden önemli. Malatya gibi ticaret aks’ının güçlü olduğu bir il’de TSO’nun üstlendiği kritik misyonu iyi okumamız gerekiyor. Taraflılık rolünde, yanlışta olsa benim olsun denilerek değişimlere mani olmak, değişimleri önünü tıkamak koca bir şehrin ticaretini bertaraf etmekle aynı şey. Tamam Sadıkoğlu yeterki o koltukta otursun, başka şehirlerde ticaretini sürdürsün, deprem de şehrin regresyonlarını sahiplik etmesine gerek yok ama yeterki benim adamım başkan kalsın düsturu hem çok tehlikeli hem de sıkıntıları üst üste tetikleyecek samimiyetsiz bir anlayıştır.
O yüzden sürekli yeniliklerden yana tavır koymalıyız. Şehrin geleceği hepimiz için hayati bir prensibe dönüştürmeliyiz. Çünkü her günümüz ve şehrin yarını için en küçük zaman dilimi çok değerli. Eğer ki: seçilen aynı hantal mesaiyi sürdürdüğü vakit ona da karşı koyacağımızı, eleştiri bombardımanına tutacağımızı, bu hikayenin benzer olduğu yönünde net tablo ile karşılaşırsak topyekün gerekeni yapmamız hususunda teyakkuzda olacağımızı ortaya koyacağımız elzemdir. Çünkü bu şehrin kaybedecek tek bir günü yok artık.
Daha önce denenen, sonuç verileri açıkta bekleyen, üçüncü dönemde de çok afaki bir analiz ortaya koymayacağı ve yeni dönemde şehrin sanayisi-ticareti tabelasında meselenin çözülmesine çok güçlü katkı sağlamayacak olana ne diye tekrar “onay” verelimki!
Bütün bunlara rağmen çözüm safında olmayı tercih etmek hem çözümün gereğine inanmayı hem de “hayır” diyecek insiyatif gösterebilme erdemliliğini güncelleyebilmekten geçer. TSO’nun günümüz standart seçim metodlarına aykırı karmaşık seçim sistemine çok fazla değinmeye-didiklemeye gerek görmeden; şuna vurgu yapacağım: önemli olam başkan olmak değil, güçlü bir şehir inşasında sapasağlam direnç gösterebilme maharetini yürekten kabul etmektir. Koltuğa başkan olmakla gönüllere başkan olmak arasında ki farkı iyi bir matematik hesabından geçtiği zaman bu zor sınavı üstlenmekten yana karar vermeliyiz önce.
