
Yıl 1800’lerin ortaları. İstanbul’da yoğun olmak üzere, çevre illerden Anadolu içlerine kadar yayılmış olan Rum çetecileri ayaklanmış, Türk-Müslüman mahallelerine karşı sistematik saldırılar gerçekleştirmeye başlamışlardı.
1830’da Yunanistan’ın bağımsızlığını ilan etmesi üzerine iyice azıtan Rum çeteleri özellikle batı Anadolu’da eşkiyalık, kaçakçılık, soygun ve adam öldürmeye varacak bir dizi terör estirdiği yılların içinde buluyoruz kendimizi.
Özelikle Trabzon Pontus Rumlar’ı da ayaklanmış, daha ziyade Trabzon şehri ile Yomra, Maçka ve Akçaabat dahilindeki yerleşkelerde bölgeyi tehdit ediyorlardı.
Payitaht’a oturan ise Sultan Abdülaziz’di.
Sultan Abdülaziz’in “ezin geçin bunları” emri Şeyhülislam fetvasına takılır önce. Dönemin Şeyhülislam’ı Zekeriyazade Yahya Efendi “padişahım bunlar çete, yani halk. Orduyu halka karşı kullanırsak Osmanlı’nın itibarı yerle yeksan olur. Uluslararası camiada kendimizi savunamaz oluruz. Bunlar çeteci, orduyla bastırmaya kalkışırsak devletin itibari söz konusu olacak” deyip orduyu çetelere karşı harekete geçirmenin uygun olmayacağını dile getirir. “Çeteye ancak çeteyle karşı koyulabilir. Ordu karşımızda olsaydı orduyla müdahale etmemiz icab ederdi” der.
Sultan Abdüllaziz tarafından aynı yıllarda Yusuf Kamil Paşa sadrazamlığa getiriliyor. Yusuf Kamil Paşa aslen Malatya Arapgirlidir.
Yusuf Kamil paşa diğer yandan eşi Zeynep hanım çocuk doğumu esnasında hayatını kaybedince adına özel mülklerinde hastalara ücretsiz hizmet vermek amacıyla “Zeynep Kamil” hastanesini yaptırıyor. Bugün istanbul Üsküdar semtindeki Zeynep Kamil hastanesi o günün bir eseri olarak; halen, hizmet vermeyi sürdüren en eski sağlık kuruluşu unvanını elinde bulunduruyor.
Bir diğer özelliği de, İstanbul’un ilk özel hayır kurumu olmasıdır.
Zeynep Hanım ayrıca dönemin Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ nın kızıdır. 1862 tarihinde Nuh Kuyusu semtinde bostan tarlası olan arsa hastane yapılmak üzere satın alınıyor. Fakat ambleminde -Zeynep Kamil- hastanesinin kuruluş tarihi 1862…
Sadrazam Yusuf Kamil Paşa Rum çetelere karşı nasıl bir çete bulacağı konusunda çelişkiye düşer. Geri tarafta Rum çetelerinin başlattığı kargaşanın boyutu uç noktalara tırmanıyor artık.
Sadrazam; çareyi İstanbul’da bugünkü -çiçek pazarı- denilen Tahtakale semtinde konuşlu hemşerileri olan hamalların kol başı Battal beye başvurmakta bulur. Battal beyi iyi tanır. Battal beyin bir çok parametreleri Pütürge-Doğanyol’lu (keferdiz) eşrafından olduğunu gösteriyor. Fakat Doğanyol’un Şiro’ya yakın bir bölgesinden. Kimi rivayetler Burç köyü, kimi Şiro taraksu civarını işaret etmektedir. Durumu anlatır. Rum çetecilere karşı mücadele edip edemeyeceklerini sorar sadrazam ve Battal bey tartışmasız “mevzu vatansa boynumuz kıldan ince” deyip sorumluluğu üstleneceğini kabul eder. Bu kez Battal Beyi alıp padişahın karşısına çıkarır sadrazam. Padişaha bu sorumluluğu yerine getirebileceğini söylemesi üzerine padişahta bir kese altın çıkarır verir. Kullanırsınız diyor. Battal bey “hünkârım yalnız verdiğiniz bu altınları alamam, alırsam para için yapmış olacağım. Ben vatanım-bayrağım-namusum için başımı ortaya koyacağım” cevabını verir padişaha.
Battal beyin emrinde ki hamalların sayısına gelince; bazı kaynaklar 80-100 arası, bazıları ise daha fazla olduğunu beyan eder…
Rum çetelere karşı ilk hücresel birlik böylelikle kurulmuş olur. Yani dönemin Kontrgerillası…
O günden itibaren devletin güvendiği, istenildiğinde en kritik vazifeler alabilecekleri, mevzu vatansa kimseyi tanımayan “Malatyalılar” devletin gözünde kıymef addeder oldu.
Şehrin ara sokaklarında Rum çetelerine karşı ilk mübadele başlaması üzerine Rum çetelerin liderleri durumun bir trajediye dönüşeceğini görmüş olmalılar ki; temas kurarak süre isterler. “Bize karışmayın zaten sıkıştık kaldık burada, Yunanistan bize destek verecekti vermedi. Yakın zamanda şehri terk ederceğiz.”
Rum çeteleri üç ay gibi bir sürede tamamen çökertilmiş olur.
Tarihte devlet eliyle gayri resmi örgütlü paramiliter grubu ilk o gün kuruluyor. Adına halk arasında “Malatyalılar çetesi” denilmektedir. Veya bu isimle tarihteki yerini aldığı bilinmekte.
Abdülaziz devrinde başlayan, Cumhuriyet döneminde İsmet Paşanın tanıdığı insiyatiflerden, 80 ihtilali dönemlerine dek uzanan Malatyalıların devlet sahnesindeki etkileri Özal’la birlikte zirve yapmış, Özal’ın öldüğü güne kadar aynı etkinin izlerine her yerde rastlıyoruz.
Hatta derin devletin önemli bir ismi Abuzer Uğurlu güdümlü, Mehmet Ali Ağca ve arkadaşlarının İtalya Roma’da 13 Mayıs 1981’de derin devlet merkezli Papa II. Ioannes Paulus’e düzenlediği suikast tarihteki Malatyalılar çetesine atıfla; aynı sürecin uzantısı olduğunu temsil eder. Ağca ve ekibinin çoğunluk Malatyalılardan oluşması bunun en büyük kanıtı sayılıyor.
Hal böyle iken 17 Nisan 1993 yılında Turgut Özal’ın vefatı eş zamanlı olarak Malatyalı’ların siyaset ve devlet sahnesinden ekarte edilmesi ile orantılı olduğunu gözlemliyoruz.
Özal’ın vefatı sonrası iktidarda bulunan Anavatan Partisi iplerini aslen Rize Hemşinli Mesut Yılmaz ele alır bu kez. O sıra Özal ailesine karşı olumsuz haberler ve anti propaganda yürüten Uğur Dündar’ın “arena” adlı programına Rize Anavatan il başkanı bağlanarak aynen şu ifedeleri kullanıyor: “ben henüz Ankara’dan yeni döndüm. Ankara’da kıymetli büyüklerimin hepsiyle görüştüm. Sayın Süleyman Demirel ile de, Sayın Tansu Çiller, Sayın Bülent Ecevit ve sayın Erbakan ile görüştüm. Onlara şunu bildirdim. Eğer siz Malatyalıları devlet ve siyasetten kazıyıp atmasanız 10 yıl sonra seçim falan yapmanıza gerek kalmayacak. Ve biz bunlarla artık hiç bir zaman başa çıkamayacağız!”
Devamında Malatyalıların ilk olarak siyaset, devlet, iş dünyası sahnesinden pasifize etme operasyonu Malatya Akçadağ kökenli Süzer Holding’in POAŞ ihalesi almasını eşik sayabiliriz… Süzer holding sahibi Hüseyin Süzer POAŞ ihalesini kazandığı dönem Oral Çelik’te Malatya spor başkanı olduğu döneme denk gelir. Hatta Hüseyin Süzer Malatya sporda as başkandı. Çelik, bilahare Mesut Yılmaz’ın başbakan iken Macaristan Budapeşte’de kumar oynadığı iddiasıyla burnunu kıranlara ulaşıp derdest eden kişidir aynı zamanda. Daha sonraları olayı Karadenizliler üstlendi veya mal ettiler. Çünkü Karadenizlilerin parlatılması gerekiyordu. Süzerler POAŞ’ı aldığı aynı yıl yine Malatya’lı kumarhaneciler kralı olarak tanınan Ömer Lütfü Topal’a ait bir şirket (şirket ismini anımsamıyorum) tüm Hava alanları ihalesini kazanır. Çok geçmeden Malatya kökenli iki şirketin aldığı devasa ihalelerin iptali ile ilk düğmeye basılmış oluyor.
Özalın ölümü ile eş zamanlı gelişen Malatyalıların devlet ve siyasetten by-pass edilmesi, iş insanlarının saha dışına itilerek, mafya konsensuslarını infazı derken; Ak Parti ile birlikte Malatyalı isimlerin süpürülerek Karadenizlilere alan açılması süreci hepsi entegreli gelişen hadiselerdir.
2000’li yıllara geldiğimizde devlet ve siyasette Malatyalılar adına hiç bir şey kalmamıştı.
Ve Ak Parti ile birlikte Karadenizlilerin her alanda ön plana çıkması, özellikle Malatya siyasetinde pasif isimlere öncelik verilmesi hususu (bir iki isim harici) Malatya şehrinin psikolojik üstünlüğünü kaybetmesine neden oldu. Malatyalılar geçen yıllar içerisinde bir çok kademeyi isteyerek yada istemeyerek boşalttı. Ankara’da doğru düzgün bir bürokratımız dahi yok bugün. Olanlar da ikincil-üçüncül görevlerde yer almaktalar.
Bugün şehrin tüm hikayesi sıfırlanmış gibi, sarılacağı ne bir bürokrat ne de vizyonu yüksek siyasi bir isim üretebildi. Kolunda ki altın bilezik endüstriyel ürün Kayısı’nın akıbeti, Ar-Ge ticaretin fonksiyonsuzlaşması, bölgesel konjektörel başarısızlık konularında izlenen eksik politikalar nedeniyle Malatya’nın Özal’la birlikte şaha kalkmış marka değeri deport yedi. Üstüne üstelik 6 Şubat depremi de vurunca kalitesini ayakta tutan sütunların hepsi kırılmış yerlere devrilmişti. Malatya’nın kalemi kırılmıştı kırılmasına ama bunu görmek samanlıkta iğne aramaya benziyordu.
