
Yaşlı bir dostum şöyle demişti zamanın birinde: “kadın erkek olsun insanları tanımak zordur. Eğer çok iyi tanımak istiyorsan makam veya para vereceksin, bu onların gerçek yüzünü çabucak ele verir…”.
Sanırım sorunumuz da tam olarak bu: “tanımak” yada “tanıyamamak.”
Gelecekle ilgili hayallerimiz, temiz bir yaşantı, çocuklarımızın hayatlarını teminat altına alma düşüncesi, yaşadığımız coğrafyayı güzelleştirmek, ekmek kavgamız, hayati önermelerimiz veyahut hayatımızı sorunsuz bir zemine taşımak için her şey, yaşamsal tercihlerimizle arasında sıkı bir etkileşim taşıdığı doğru.
“Adalet Tanrı’yı ve insanları memnun eder” atasözünü neden buraya iliştirdiğimi yazının sonunda daha iyi anlayacaksınız.
İşte “insanı yaşatki devlet yaşasın” desturundan yola çıkarsak, yaşam süreci boyunca “iyi” olana ulaşmak amacıyla tarih serüveninde farklı yöntemler belirlenir ve öne sürülür.
Devletlerin varlığı burada başlar. Toplumu dizayn eder, yöntemleri îcâd etmekle başlayan, belli sınırları olan, normlar-yasalar çerçevesinde, etik değerleri genlerinde gizleyen yarı canlı yapıtlar olduğunu da not düşmeliyiz.
Bunlardan biri de demokrasilerin olmazsa olmazı diyebileceğimiz seçim mekanizmaları geliştirilmiştir.
Seçimlerle yöneticiler belirleriz, Seçimlerin en büyük gerekçesi toplumların yakın gördüğünü, en uygun olanını, hizmet getirmekle yükümlü kişiyi, benimsediği kitlenin sosyal-sayısal-kültürel-ahlaki varlıklarını korumak, geliştirmek, gözetmek iç güdüleri taşımayı görev kabul eden kişileri işaretlemeyi sunar.
Aslolan da budur. Hizmeti; vicdani bir vazife olarak kabul etmek, onu eksiksiz yerine getirmek arzusu ile dolu kişilerin ön plana çıkmasına imkan tanır.
Seçtiklerimiz ile seçen üyeler arasında her daim organik bir bağ var olmalıdır.
Sadece prosedürde-kağıt üzerinde geçerli sayılan bu işlemler silsilesi ne yazık hayatın, toplumun, sosyolojinin içine yerleştiğini söyleyemeliyiz.
Ne var ki; konjuktor seçim öncesi ve seçim sonrası diye büyük devrimsel farklılık göstermektedir. Seçilenler seçildikten sonra her nasıl bir hikmetse otomatikman radikal bir değişime gidiyorlar. Seçimden önceki pozitif kişilik seçimden sonra vasat bir kimlikle yer değiştiriyor. Vaatler komploteori niyetine algılanıyor. Günümüz seçilenleri seçildikleri bölgelerde hızlıca bir krallığa geçiş yaptıklarını asla yok saymamız mümkün değil. Seçilenler kendilerine tanınan o kısa süreyi adeta yok sayarak bulundukları departmanı lüks ve şatafatın, konforun merkezi haline getirdikleri aşikar.
Lüks araçlar, etrafında insan yığınları, hesap kitap sorulmamazlık, tabiri ceizse bir eli yağda diğeri balda, lüksün aktığı, şatafatın tavan yaptığı bir otorite dönemine evriliyor.
Onunla kalınmayıp sofistike ticaret yurdamları, rant çarkları, fırsat bu fırsatken cebini doldurma pozisyonları, ahbap çavuş ilişkilerine blnaeyn akrabaları işe yerleştirme operasyonları hepsi kendiliğinden devreye girdiği bir krallık dönemi süregeliyor.
Hal böyle olunca topluma karşı olan sorumluk duygusu ister istemez kronik bir suistimale kurban gitmekte.
Burada temel sorun olan şey seçenlerin bunu hakettikleri ya da seçilenlerin kötü bir karakter taşıdıkları ile alakası olmadığı. Sistem bir an da seçilen ile seçenler arasına ördüğü kalın duvarın nedeni yalnış kodlar üzerine kurgulanmasıdır. Seçilenler de yeteri donanım, liyakat, eğitimle pekiştirilmemiş isimlerinden oluşmuşsa eğer iş hizmet etmekten tahakküm etmeye konvansiyonel bir ışık hızıyla katlanıp gidiyor.
Hele de günümüz siyaset anlayışına baktığımızda hepsi olmasa da çoğunluk yalan üzerine kurulu bir anlayış sergiledikleri gözden kaçmıyor. Samimi olmayan tavırlar nedeniyle toplum bir yerden sonra güvenmek istemediğini açıkça belirtiyor. Bununla beraber devlete sırtımı yasladım, halkı boşver, bu görkemli hayat böyle devam eder paradoksuna takılı kaldıkları aşikar.
Yani sistemin ciddi boşluklarla dolu olması, seçilenlerin sorumluk yükünün denetlenmeye açıkmış gibi görünse de denetlenmeye kapalı oluşu, sorumluk bilincinin makamı elde etme arterine orantı erimesi, sistemin seçilene marka gücü eklerken seçen üyeyi yok sayması her şey eş zamanı gelişen reaksiyonlardan bazıları.
Yoksa milletvekilleri, belediye başkanları, ilçe belediye başkanları, meclis üyeleri hatta mahalle başkanları ile muhtarlar hepsi yukarıda saymış olduğum tablodan nasibini almadan geçmediklerini sonuna kadar tartışabiliriz.
Aslında kötü, art niyetli kimse yok. Seçtiklerimiz de bizden/içinizden, çevremizden bildiğimiz-tanıdığımız insanlar. Kötü ve art niyetli olan kavram sistemin bir tarafı göğe çıkarmak için derhal tüm mevzuat gereği elinden geleni öne sürerken; öteki tarafı tamamen yok saymayı (imha etmeyi) bahanesiz ortaya koyması meselesidir.
Seçen halk tebasının maruz kaldığı bu sistematik – yok sayılması- sonucu “olan halka oluyor” paradokslarını kendiliğinden üretmesinin önüne geçememiştir.
Hani seçim öncesi yapılan vaatler, hani hizmet garantörlüğü, sizin kardeşinizim sözü, ben sizin hizmetkârınızın klişe kıstası, ben sizinle var olacağım söylemi… Elbet seçim öncesi ve sonrası bir termolojiyi kullanmıştık değil mi? Öncesin de onların hepsi yerli yerinde. Peki ya seçim sonrasında; not ettik, bakacağız, sen merak etme, halledeceğiz ile nasıl yer değiştirdiği de biz NOT edelim buraya.
Ve psikolojik bir veri olarak gelişen güç sarhoşluğu bahsi geçen sürecin üzerine tamamlıyor. Bin yıl devam edecek bir krallığın şişirdiği koltuklarıyla kendini özel yaratılmış hissediyor çok geçmeden. Velhasıl oy verip seçtiklerimiz bir süreden sonra ulaşılmaz, telefonlara çıkmayan, agresif, yarı mafyatik, adeta gücün ve kudretin kolektif birer neferi olarak kendilerini konumlandırıyorlar.
Sistem yanlış kurgulanmış demiştik ya; aynı sistem 5 yılın sonunda dönüp önceden altın tepside sunduğu sınırsız sınırların hepsini elinden almakla cezalandırıyor bu kez. Kısa bir süreliğine verdiği kudreti bir gece de elinden alabilen acımasız bir merhaleye dönüşüyor.
Bunun gerçekçi farkındalığı üzülerek söylüyorum hiç bir seçilenin ajandasında yer almadı.
Yazının sonuna yaklaşırken şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Hayat kısa, ömür az. Çekilmez fazla naz! Aldanmamak gerek. Ondandır ki; önce vicdan, ardından adalet, en son ise insanlık. Adaletli, vicdanlı, insan olmuş yöneticiler nasıl bir yük altına girdiklerinin farkındalığı ile o koltuğa oturur ve kalkarlar.
Araf süresi 179 ayette ne diyor, buyurun; “Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”
Allah aşkına elinizi vicdanınıza koyun, 1500 yıl önce günümiz politikacılarını ifade etmiyor mu bu kutsal sûre? Seçtiklerimiz isim önemli değil, herkes bir gün o musalla taşına uzanacak. Lütfen istirhamımızdır ne yaptığınızın, ne yapmadığınızın dilerim farkında olmuşsunuzdur.
Son olarak; adaletli davranmayan bireyler, köyler, bölgeler hatta ülkeler bir gün yıkılmakla başbaşa kalırlar.
