
Bu yazıyı düz bir mantıkla, hiç bir derinlik ve edebiyat cazibesi katmadan, bilakis kendi duygu düşüncelerime vicdani çerçeveden gözlemlediklerimi, gördüklerim, bana ulaşan serzenişler, toplumun dip tabanından birikmiş talepler doğrultusunda kaleme alıyorum.
Başlıkta sorduğum sorunun cevabına gelince, çok uzatmadan her şey çok açık değil mi? Artık hiç bir şey olmayacak. Çünkü umudumuzu kestik. Siyasetten bir müddet beklemeyi bıraktık.
Çoktan bir seçim havasına girdiğimiz şu günlerde siyasilerin koltuk paylaşma arifesinde ne olabilir ki?
Siyasetin halkla arasında diyarlar, uçurumlar, uzun menziller koyduğunu tekrarlamamın bilmem ne önemi var! Nasıl olsa siyaset yapmanın standartları belli ülkemizde. Lüks araçlar, parti destekli paralarla bir konvoy, fakir fukaranın kapılarında bittiğimizde kuzu kuzu oyunu vermekten başka çareleri yok diye gördükleri o kaderine terk edilmiş, mazlum, yitik halkın hikayesi?
Sonrasını anamızın ak sütü gibi ezberlemişiz. Dibine kadar Ankara sevinsin, birde altıma bir AUDİ A8 Long aldık mı, Ramazan ayında bir iki iftar sofrasında kadraj, bir çocuğu kucaklarken görüntü, arada çıkar bir iki slogan da patlatıldı mı beş yılın hatırı baş göz üstüne.
Vatandaş halen siyaseti ve siyastçiyi devlet büyüğü olarak görme eğilimlerinden dolayı önlerinde ilik ilikleme, el pençe diz divan ruh hali, ne diyeceğini bilmeme paradoksu içinde iken karşısında yine de pek mütmain olmamış tuhaf bir yüz ifadesiyle “az kaldı” modundan bekleyen, periyodik zenginliğine 10, 100 kat daha zenginlik katmaya hazırlanan kurttan habersiz bir halk gerçeği.
Heralde siyasetçilerin en büyük aptallığı, işi yok gidip milletin derdinin peşinde koşmak olsun. .
Hele seçim öncesi klişeleşmiş söz kalıpları hepsi siyasetin ve paranın sağladığı bir kudretle devreye girer ki sormayın -“Yapacağız-edeceğiz-olacağız’la” süslenmiş söz dizilimleri… -cağız -ceğiz, -coğuz’le biten laf kalıpları yıllardan beri nasıl işe yaradıysa yine yarayacak konforu, rahatlığı…
Vaatler, özgeçmişe boca edilmiş tuhaf yabancı menşeli diploma isimleri, devamında dünyayı dize getirmiş kadar bilgi-beceri, yine bilindik kurtarıcı dili, diksiyonerler tarafından hazırlanmış mimikler, ezberlenmiş bir kaç kritik cümle ve pahalı fotoğraf makineler ile çekilmiş gözümüz içine sokulan posterler, pankartlar.
Nasıl olsa hedef belli. Bir seçilelim, Ankara’ya hele bir kapağı atalım gerisi çorap söküğü gibi kendiliğinden zaten gelir inanışı. Ondan sonra rantlar, paralar, yeni ihaleler, pastadan paydaş olmalar, devletin sağladığı ultra lüks imkanlar vs. Ne halkı, ne hizmeti, ne vatandaşı.
Bırakın Allah aşkına, siz gidin onu bizim küllahımaza anlatın.
Onlar seçimden önce ve sonra diye ikiye ayrılır.
Öncesini de biliyoruz sonrasını da.
Türkiye batmış-bitmiş, ekonomi yerlerde sürünüyor, halk zamlardan illallah etmiş, fakir fukaranın canı burnunda mı, banka kredilerini ödeyemeyen, faturaların bir büklüm bıraktığı babalar, köylü-üretici zorda, emekli işçi paramparça işte bunlar hiç biri siyasi yetkiliyi ve siyaseti bağlamaz.
Siyaseti ne bağlar biliyor musunuz? Siyaseten gelecek güç klikleri, müthiş servetler, ye kürküm ye dönemi bağlar sadece.
Bakıyorum da; son analizlerime göre ilimiz Malatya’da yeni dönemde sırf en az 50 kişi kadar şimdiden milletvekilliğine canşırah bir şekilde hazırlanmak için düğmeye basmış görünüyor. Hazırlanmak kelimesi masum bir terim. Bağlantılar, etrafını tırpanlama, yakın gördükleri üstlerden medet eyleme, mevkiler aşındırılmaya başlandı çoktan.
Sorsan halka hizmet için gelmek istiyoruz diyecekler. Canlarım benim, demek halk ha? Kalıbımı üzerine basarım. Gidin sorun. Kaç aday var ise hepsi baştan sona aynı telefuzları takır takır sayacaklardır. Ama onlar halk derken siz servet olarak anlayın.
Hele kesenin ağzı bir açılır ki, karşılığını fazlasıyla alacağından o kadar eminler milyonlar çerez parasına dönüşür bir anda.
Namuslu, halen az da olsa şeref taşıyan, ekmeğini alın terinden çıkaran insanlara soruyorum: sizce neden vekil olmak istiyorlar acaba diye sorsam cevabını hepimiz biliyoruz değil mi?
Çünkü siyaset eşittir para. Eşittir güç, ihtişam, imkan, hükmetmek, lüks, şatafat. Başka bir amacı olmaz, olamaz. Ben artık bundan o kadar emin oldum ki hatta yemin dahi içmeye hazırım. O yüzden siyasetin konumu da yeri de belli. Halkımızın da durduğu yer de belli. Siyaset öyle zehirli bir yemek ki yiyen masadan kalkmak istemiyor bir daha. Bakın siyasilere kimisi şimdiden koltuğunu koruma kramplarını yaşıyor, kimi son dönemim bari belediye başkanlığını kapağı atarsam yeme de yanında yat derdinde, kimi Ankara’dan içi dolu bol sıfırlı vaatlerle yeni bir koltuğu kapma heyecanında.
Yazılarımı her seferinde ortalama 800-1000 kişi kadar okuyucuya ulaşıyor. Galiba hep bilindik aynı okuyucu kesimi. Yani ne dersek diyelim hiç bir şey değişmeyeceğini de biliyoruz. Malatya şehrini belki bilmezsiniz ama böyle değildi. Böyle olmamalıydı. Bu kadar çaresiz, düzensiz, başı boş kalmamalıydı. Kendine bir çeki düzen vermesi, bir silkelenmesi gerekiyor ama nasıl onun da bir cevabı yok. Tek bildiğim bu hırs, paragözlük, siyaseti daha da zengin olmak aparatı olarak kullanmak isteyen sefiller yüzünden bu millete yazık olduğu.
Türkiye Birleşmiş Milletler ve TÜİK verilerine göre yaş ortalaması 2026 yıllında 34,9 olarak ölçülmektedir. Hadi Allah size torpil geçti 70-80’i gördünüz diyelim. Sonrası yine musalla taşı. Gelin bunca vebal almayalım, gerek yok. Hak, adalet az biraz da Allah inancını da ekleyelim ve öyle hareket edelim. Fakir fukarayı, dağın başında hayalleri olan çocukların olduğunu, ekmeği için birilerinin nasıl savaş verdiğini de düşünelim derim. Sadece diyorum. Yine de siz bilirsiniz.
